Kentler,
insanlara daha iyi bir yaşam, daha fazla iş olanağı ve daha yüksek refah vaat
eder. Ancak bugün büyük kentlerde yaşayan milyonlarca insan için kent hayatı,
fırsatlardan çok geçim mücadelesini ifade ediyor. Beslenme, barınma, ulaşım,
eğitim ve sağlık harcamaları karşısında yetersiz kalan gelirler yoksulluğu
giderek derinleştiriyor. Öyle ki sorun artık gelir yetersizliğinin de ötesinde insanların
temel ihtiyaçlarını karşılayabilme gücünü kaybetmesidir.
2004 yılında
belediye başkanlığına aday olduğum dönemde, köyden kente göçün yoğun olduğu bir
gecekondu mahallesinde yaptığım konuşmada, kent yoksulluğuna ilişkin önemli bir
noktaya dikkat çekmiştim. Kırsal kesimde yaşayan bir ailenin küçük bir tarlası,
ineği veya birkaç tavuğu varsa temel beslenme ihtiyaçlarının büyük bir bölümünü
kendi imkanlarıyla karşılayabileceğini anlatmıştım. Oysa kentte yaşayan insanın
böyle bir olanağı yoktu. Onun geçimini sağlayabilmesi için bir işte çalışması
ve ücret geliri elde etmesi gerekiyordu.
O gün, “Kentlinin
tarlası fabrikalardır” demiştim. “Fabrikalar satılır, yerlerine yenileri
kurulmaz, üretim yerine ithalat tercih edilir, tarım ve hayvancılık
desteklenmezse bunun bedelini önce çalışanlar, sonra bütün toplum öder,” diye
uyarmıştım. Çünkü üretmeyen, temel ihtiyaçlarını karşılamak için başka ülkelere
bağımlı hale gelen bir ülkenin, yoksulluk ve gıda güvencesi sorunlarıyla karşılaşması
kaçınılmaz bir sonuçtur.
Aradan geçen
uzun yıllar, bu uyarının önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Çiftçinin ürünü tarlada
kalırken, temel gıda maddelerini bile yabancı ülkelerden satın almak (ithal
etmek) zorunda kalmamız, üretimin ve kendi kendine yeterliliğin ne kadar önemli
olduğunu gösteriyor.
Kent
yoksulluğu, insanın cebindeki paranın azalması ve insanca yaşama imkanlarının
kısıtlanmasıdır. Bunun temelinde gelirler ile yaşam maliyetleri arasındaki makasın
açılması yatıyor. Ücretlerin, emekli aylıklarının ve gelirlerin temel
ihtiyaçlardaki fiyat artışlarını karşılayamaması, geniş toplum kesimlerinin
satın alma gücünü aşındırıyor. Özellikle gıda, enerji, kira ve ulaşım
giderleri, dar gelirli ailelerin bütçesinde giderek daha büyük bir yer kaplıyor.
Bir ailenin
gelirinin büyük bir kısmını zorunlu harcamalara ayırması, beslenmeden eğitime
kadar pek çok alanda tasarrufa yönelmesine neden oluyor. Bu zorunlu tasarrufun
bedelini ise çoğu zaman çocuklar ödüyor. Yeterli ve dengeli beslenemeyen,
eğitim olanaklarına erişimi kısıtlanan çocuklar, yoksulluğun yalnızca bugünkü değil,
gelecekteki mağdurları haline geliyor.
Açlık tehlikesi, kent yoksulluğunun en ağır sonuçlarından biridir. İnsanların yalnızca karınlarını
doyurabilmeleri değil, sağlıklı ve dengeli beslenebilmeleri de önemlidir.
Geliri temel gıdaya yetmeyen aileler daha ucuz, ancak besin değeri düşük
ürünlere yönelmek zorunda kalabiliyor. Böylece yoksulluk, sağlık sorunlarını da
beraberinde getiriyor.
Kent
yoksulluğu işsizleri, ücreti yetersiz çalışanları, emeklileri, küçük memuru,
küçük esnafı ve düzenli geliri olmayan aileleri tehdit ediyor. Dolayısıyla çalışmak
ve üretmek yoksulluktan kurtulmaya yetmiyorsa, burada bireysel değil, ekonomik,
yapısal ve yönetsel bir sorun var demektir.
Peki, çözüm nedir?
Öncelikle
ücret ve emekli aylıkları, insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir
düzeye ulaştırılmalıdır. Ancak yalnızca gelirleri artırmak yeterli değildir.
İkinci olarak üretim arttırılmalıdır zira üretimi artırmadan, verimliliği
yükseltmeden ve fiyat istikrarını sağlamadan kalıcı bir iyileşme beklenmemelidir.
Tarım ve
hayvancılık desteklenmeli, çiftçinin üretim maliyetleri düşürülmeli, yerli
üretici korunmalı, gıda tedarik zincirindeki gereksiz maliyetler
azaltılmalıdır. Çünkü üreticinin emeğinin karşılığını alamadığı, tüketicinin
ise gıdaya yüksek fiyatlarla ulaştığı bir düzen sürdürülebilir değildir.
Sanayi
yatırımları ve istihdam artırılmalıdır. Satılarak veya kapatılarak üretimden
çekilen tesislerin yerine, stratejik alanlarda devletin de desteği ile modern
ve yüksek kapasiteli yeni fabrikalar kurulmalıdır.
Yabancılar
ve kaçaklar başta olmak üzere kayıt dışı ve mevzuata aykırı istihdamla etkin
biçimde mücadele edilmelidir. Geçici Sığınmacı Sorunu ekonomik koşullar, sosyal
koşullar ve hukuk gözetilerek, acilen çözüme kavuşturulmalıdır. Yabancılara
yönelik kamu harcamaları şeffaf biçimde açıklanmalıdır. Kamu kaynakları Türk
gençlerinin ve kadınlarının istihdamı, mesleki gelişimini ve girişimciliğini
desteklemek için kullanılmalıdır.
Kamunun sosyal
yardımları gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşan, çocukların yeterli beslenmesini
ve eğitimini sürdürmesini sağlayan, aileleri “kalıcı biçimde” yoksulluktan kurtarmayı
hedefleyen politikalarla desteklenmelidir. Amaç, sosyal yardıma muhtaç kişi
bırakmamak olmalıdır.
Belediyelerin
sosyal destekleri tarafsız, planlı ve adil biçimde yürütmeli; yerel
üreticilerle iş birliği yaparak (bunun ülkemizde uygulama örnekleri de var) yoksullaşan
kitlenin ücretsiz veya uygun fiyatlı gıdaya erişimi kolaylaştırmalıdır.
Sonuç olarak; kent yoksulluğu, bireysel bir geçim sorununun ötesinde, ülkenin üretim,
istihdam ve sosyal adalet anlayışının sınavıdır. Çalışanların geçinemediği,
emeklilerin temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı, çocukların yeterli
beslenemediği bir ülkede ekonomik büyüme tek başına başarı ölçüsü olamaz.
Gerçek başarı, kişi başına düşen milli geliri artırmanın yanı sıra, bu artışın
insanların sofrasına ne koyabildiği, hayat kalitesin ne kadar arttırabildiği
ile ölçülür.
2004 yılında
söylediğim gibi, kentlinin tarlası fabrikalardır. Bugün bu söze bir cümle daha
eklemek istiyorum: “Kentlinin sofrasını donatan ülkenin üretim gücüdür.” Üretimi
güçlendiren, emeğin karşılığını veren ve geliri adil paylaşan bir ekonomik
düzen kurulmadan kent yoksulluğunu çözemeyiz. Zira sorun yalnızca yoksulluğu
yönetmek değil, insanları yoksullaştıran koşulları değiştirebilmektir.
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmalısınız.