
İnsan bazen çevresiyle değil, doğrudan kendisiyle kavga ediyor. Kendi içine dönüyor, kendi sorularının içinde kayboluyor. Söylemek istedikleri boğazında düğümleniyor, gördükleri karşısında susmak ağır geliyor.
Kendimin kendime fazla geldiği günler yaşıyorum.
İnsan bazen çevresiyle değil, doğrudan kendisiyle kavga ediyor. Kendi içine dönüyor, kendi sorularının içinde kayboluyor. Söylemek istedikleri boğazında düğümleniyor, gördükleri karşısında susmak ağır geliyor.
Belki de bugünlerde yalnız değilim.
Çünkü herkes biraz kendisiyle kavgalı…
Asıl kavga edilmesi gerekenler ise son derece rahat. Gününü gün ediyor, olan biteni uzaktan seyrediyor. Toplumun kendi içinde tartışmasını, birbirine kızmasını, birbirini suçlamasını izliyor.
Ve insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Biz neden birbirimizle kavga ediyoruz? Asıl meselemiz gerçekten bu mu?
Tehlikeyi Normalleştirmek
Bir toplum için en büyük tehlikelerden biri, tehlikenin artık tehlike olarak görülmemesidir.
Önce görünmez hale getirirsiniz.
Sonra görünür olduğunda alışılmasını sağlarsınız.
Bir süre sonra insanlar, dün karşı çıktıkları şeyi bugün hayatın olağan akışı içinde kabul etmeye başlar.
İşte asıl kırılma noktası budur.
Çünkü tarih bize şunu gösteriyor:
Bir toplum, yanlışları normal kabul etmeye başladığında yalnızca değerlerini değil, zamanla kendisini de kaybetmeye başlar.
Bugün yapılan bazı hamleler, bazı uygulamalar ve bazı söylemler toplumun nabzını ölçüyor olabilir. İnsanların refleksleri gözleniyor, tepkilerin sınırları test ediliyor olabilir.
Tepki zayıfsa sınır biraz daha ileri taşınıyor.
Sonra biraz daha…
Ve biraz daha…
Bazen büyük değişimler bir gecede gerçekleşmez. İnsanlara küçük küçük gösterilir. Alıştırılır. Olağanlaştırılır.
En tehlikelisi de budur.
Otorite kaybolursa ne olur?
Bir ülkede kamu düzenini, hukuku, ortak değerleri ve toplumsal güveni ayakta tutan mekanizmalar zayıfladığında yalnızca siyasi veya idari bir sorun ortaya çıkmaz.
Kaosun kapısı aralanır.
Çünkü toplumları yalnızca kanunlar ayakta tutmaz.
Vicdan ayakta tutar.
Ahlak ayakta tutar.
Adalet duygusu ayakta tutar.
Birbirine güvenen insanların oluşturduğu ortak yaşam kültürü ayakta tutar.
Bunlar aşındığında, geriye yalnızca kalabalıklar kalır.
Kalabalık vardır ama toplum yoktur.
İnsanlar vardır ama ortak vicdan yoktur.
Ve bundan daha tehlikeli bir çözülme düşünmek kolay değildir.
Türk Kimliği Üzerine Bir Kaygı
Bugün beni en çok düşündüren meselelerden biri de budur.
Türk kimliği…
Türk dili…
Türk kültürü…
Bunların yalnızca geçmişten kalan kavramlar olmadığını unutmamak gerekir.
Bir milletin kimliği, yalnızca nüfus kayıtlarında yazan bir kelime değildir.
Dil, kültür, tarih, ortak hafıza ve ortak değerler bir milletin varlık alanıdır.
Bu nedenle insanın kendi kimliği, dili ve kültürü konusunda kaygı duyması; geçmişine sahip çıkmak kadar geleceğine sahip çıkma meselesidir.
Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in temelinde de güçlü bir tarih bilinci, bağımsızlık anlayışı ve çağdaşlaşma hedefi vardır.
Mete Han'dan Bilge Kağan'a, Alparslan'dan Fatih Sultan Mehmet'e uzanan tarih ise bu milletin hafızasında yalnızca isimlerden ibaret değildir.
Her biri farklı dönemlerin, farklı şartların ve farklı mücadelelerin temsilcileridir.
Bugün bize düşen, geçmişi romantikleştirerek yaşamak değil; geçmişten aldığımız değerleri geleceğe taşıyabilmektir.
Aslında Utandığım Şey Başka “Utanıyorum” diyorum.
Ama bu utanma yalnızca yaşananlardan değil.
Beni asıl utandıran, yanlış gördüğümüz şeylere zamanla alışmamız.
Bir haksızlığı gördüğümüzde “Bana dokunmuyor” diyebilmemiz.
Bir başkasının hakkı ihlal edildiğinde susabilmemiz.
Dünün kabul edilemezini bugün sıradanlaştırmamız.
Ve en önemlisi…
Kendi değerlerimizi savunurken birbirimize düşmemiz.
Oysa mesele birbirimizle kavga etmek değil.
Mesele, ortak geleceğimizi hangi değerler üzerine kuracağımızdır.
Bu ülkenin insanlarının birbirine düşman olması değil, birbirinin hakkına ve hukukuna saygı duymasıdır.
Çünkü bir milletin gerçek gücü, yalnızca ekonomik büyüklüğüyle veya siyasi gücüyle ölçülmez.
Gerçek güç; adalet duygusunda, ahlakında, vicdanında, kültüründe ve birbirine duyduğu güvende saklıdır.
Bugün kendimin kendime fazla geldiği günlerden geçiyorum.
Belki de bu yüzden susamıyorum.
Çünkü insan bazen kendiyle kavga ederken aslında ülkesinin geleceğiyle konuşur.
Ve ben hâlâ inanıyorum:
Bu ülkenin vicdanı varsa, umudu da vardır.
Yeter ki tehlikeyi normalleştirmeyelim.
Yeter ki birbirimizi tüketmek yerine ortak değerlerimizi koruyalım.
Yeter ki geçmişimizi unutmayalım, geleceğimizi de korkuya teslim etmeyelim.
Çünkü bir milletin yok oluşu, önce topraklarını kaybetmesiyle değil;
kendi değerlerine yabancılaşmasıyla başlar.
Saygılarımla.. Ömer Emiroğlu