whatsapp
Prof. Dr. Harun Demirkaya
Prof. Dr. Harun Demirkaya

Yoksulluk Gözlerde Başlar

Geçenlerde bir marketin kasap reyonunda verdiğim siparişin hazırlanmasını beklerken orta yaşlı bir kadın dikkatimi çekti. Üzerindeki eski giysiler, yüzündeki yorgunluk ve konuşurken sesindeki çekingenlik, hayatın ona uzun zamandır cömert davranmadığı

7 Temmuz 2026 Saat: 23:03
YORUM YAPTavsiye EtYazdır

Bu yazı 506 kez okunmuştur

Geçenlerde bir marketin kasap reyonunda verdiğim siparişin hazırlanmasını beklerken orta yaşlı bir kadın dikkatimi çekti. Üzerindeki eski giysiler, yüzündeki yorgunluk ve konuşurken sesindeki çekingenlik, hayatın ona uzun zamandır cömert davranmadığını anlatıyordu.

Kasaba yaklaşarak sessizce, "Kemik var mı?" diye sordu.

Yoktu.

"Peki, kuyruk yağı?"

O da kalmamıştı.

Kadın kısa bir sessizlikten sonra

Yarın gelir mi? dedi.

Evet, yanıtın alınca da teşekkür edip çıktı.

Elinde poşet yoktu. Yüzünde ise alışılmış bir hayal kırıklığı vardı.

Ne isyan etti ne de şikayet. Sadece gitti.

O an düşündüm: İnsan gerçekten ne zaman yoksullaşır?

Cebindeki para azaldığında mı?

Yoksa ihtiyaçlarını dile getirirken sesini kısar hale geldiğinde mi?

 

Beni oldukça etkileyen bu olay üzerine sonra bir şiir yazdım ve edebiyat.defteri.com sayfamda yayınladım (https://www.edebiyatdefteri.com/siir/1746600/biraz-kemik.html)

 

Ekonomiyi çoğu zaman rakamlarla konuşuyoruz. Enflasyon, büyüme, faiz, ihracat, milli gelir, kişi başına gelir… Elbette bunların hepsi önemlidir. Ancak hiçbir istatistik, kasaptan eli boş dönen bir annenin bakışını ölçemez. Hiçbir grafik, çocuğuna "bugün bunu alamıyoruz." demenin ağırlığını gösteremez.

 

Yoksulluk, yalnızca gelir azlığı değildir. İnsan onurunu aşındıran görünmez bir yüktür. Yoksullaşan insanlar bir süre sonra sadece alışverişten değil, misafirlikten, kutlamalardan, hatta dost meclislerinden bile uzaklaşmaya başlar. Çünkü yoksulluk yalnızca sofradaki ekmeği küçülttüğü gibi, insanın dünyasını da daraltır. İşin en acı tarafı ise, yoksulluğun zamanla normalleşmesidir.

 

Eskiden temel ihtiyaç sayılan birçok şey bugün "lüks" diye tanımlanıyor. Et yemek, tatile gitmek, kitap almak, çocukları bir sinemaya götürebilmek... Bunlar artık birçok aile için planlanması gereken büyük harcamalara dönüştü. Oysa bir toplum, insanlarını sürekli vazgeçmeye alıştırıyorsa, aslında geleceğinden de vazgeçmeye başlamış demektir.

 

Bir başka tehlike daha var. Yoksulluğu yaşayanlar kadar, onu seyredenler de değişiyor. İlk zamanlar vicdanımız sızlıyor. Sonra alışıyoruz. Her gün aynı manzaraları gördükçe şaşırmamaya başlıyoruz. İşte asıl yoksullaşma belki de burada başlıyor. Cebimiz değil, merhametimiz fakirleşiyor.

 

Oysa hiç kimse yalnızca ekonomik durumu yüzünden mahcup olmamalıdır. Çalışan emeğiyle, emekliler maaşı ile bütün temel ihtiyaçlarını onuruna yakışır bir şekilde karşılayabilmelidir. İnsan çalıştığı veya hak edip emekli olduğu halde en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, bu kişisel bir başarısızlık olarak görülemez. Bu toplumun ortak vicdanını ilgilendiren çok ciddi bir sorundur.

 

Bir ülkenin gerçek zenginliği, borsasının ulaştığı seviyede değil; çocuklarının yeterli beslenebildiği, yaşlılarının ilaca ulaşabildiği, emeklilerinin ay sonunu kaygıyla beklemediği, çalışan insanların alın teriyle insanca yaşayabildiği bir düzeni oluşturabilmektir. Çünkü refah, birkaç kişinin çok kazanması değildir. Refah, çoğunluğun temel ihtiyaçlarını kaygı duymadan karşılayabilmesidir.

 

Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Bir toplumun başarısını neyle ölçüyoruz?

Yükselen binalarla mı?

Artan rakamlarla mı?

Bankaların altın stoklarıyla mı?

Yoksa kasaptan, manavdan, pazardan başı dik çıkabilen insanların sayısıyla mı?

Ben cevabın sonuncusu olduğuna inanıyorum.

Çünkü yoksulluk önce cüzdanda başlar; ama asıl izini insanın gözlerinde bırakır. Ve bir toplum, o bakışları görmezden gelmeye başladığında, sadece ekonomik değil, vicdani bir yoksullaşmanın da içine girmiş olur. Korkarım ülkemiz uzun zamandır böyle bir açmaz ile yüzleşmek zorunda kalıyor.

YORUMLAR

Bu Yazıya Yorum Yapılmadı. İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz? 
Lütfen Resimdeki kodu yazınız
 

Yedincigün Haber Tavsiye Formu

Bu Yazıyı Arkadaşınıza Önerin
İsminiz
Email Adresiniz
Arkadaşınızın İsmi
Arkadaşınızın E-Mail Adresi
Varsa Mesajınız
Güvenlik KoduLütfen Resimdeki kodu yazınız

Yazarın Diğer Yazıları

Nepotizmden Kurumsal Çöküşe3 Ekim 2026 Saat: 18:50
Nepotizm, en basit anlamıyla akraba ve yakınların liyakat yerine kişisel ilişkiler temelinde kayırılmasıdır. Siyasette nepotizm ise akrabalık ilişkilerinin yanı sıra parti aidiyeti, hemşehrilik, arkadaşlık ve kişisel bağlılık gibi unsurların kamu gör
Azınlık Anomisi: Gemisini Kurtaran Kaptanlar29 Eylül 2026 Saat: 11:21
Bu sınırlar aşınmaya başladığında sosyolojinin bir kavramı karşımıza çıkar: Anomi.
Anomi, en basit ifadeyle, toplumda ortak değerlerin, normların ve kuralların bağlayıcılığını kaybetmesi durumudur.
Gıda Krizi: Zaman Kaybetme Lüksümüz Yok23 Eylül 2026 Saat: 00:59
Türkiye’de gıda fiyatları pazarda, markette ve mutfakta el yakmaya devam ediyor.
TÜİK verilerine göre Ağustos 2026’da gıda ve alkolsüz içecekler grubunda yıllık fiyat artışı yüzde 33,79 olarak gerçekleşti. Bu oran, genel enflasyonun da üzerinde.
Enflasyon Düşüyor, Hayat Neden Ucuzlamıyor?23 Eylül 2026 Saat: 00:42
Ekonomi yönetimi açısından bakıldığında güzel bir haber var: Enflasyon düşüyor.
TÜİK'in açıkladığı Ağustos 2026 verilerine göre yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51'e geriledi. Aylık artış ise yüzde 1,84 oldu.
Bir Annenin “Düzelmez” Sözü Üzerine7 Eylül 2026 Saat: 10:10
Gençlerin işsiz kalmasına, umudunu yitirmesine, insanların etten vazgeçmesine, emeklilik hayalinin uzaklaşmasına alışmak. Ve sonunda bütün bunları ülkenin kaderi sanmak.
Oysa Türkiye'nin kaderi bu olamaz, olmamalıdır.
Tüm Yazıları
Yukarı ↑